Komplonun amacı barış çabalarını yok etmek ve krizleri derinleştirmekti

Önder Abdullah Öcalan'a yönelik uluslararası komplonun Ortadoğu'daki etkileri sürüyor. Gerçekleşen komplo ile barış ortamından uzaklaşıldı, istikrarsızlık arttı ve krizler derinleşti. Komplo ile birçok baskıcı, milliyetçi, dinci, ırkçı güçler ve kapitalist devletler amaçlarına ulaştı.

Komplonun amacı barış çabalarını yok etmek ve krizleri derinleştirmekti
3 Oct, 2024   09:58
HABER MERKEZİ
YEHYA HEBÎB

İmralı zindanında mutlak tecrit altında tutulan Önder Abdullah Öcalan'a dönük 9 Ekim komplosunun üzerinden 26 yıl geçti. Önder Abdullah Öcalan, ABD'nin başını çektiği küresel güçlerin Şam hükümetine dönük baskısının sonuç vermesi üzerine 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye'den ayrılmak zorunda kaldı. Önder Abdullah Öcalan, Suriye'den ayrıldıktan sonra yönünü Avrupa'ya verdi ve 15 Şubat 1999'da kaçırılarak, Türk devletine teslim edildi. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bölgede komplo hâlâ devam ediyor.

Önder Abdullah Öcalan’ın anlatımına göre, Suriye’den çıktıktan sonra önünde iki yol vardı: Dağ yolu ve Avrupa yolu. Ya Kürdistan dağlarına giderek Kürt halkına yönelik soykırım politikalarının önünü açacaktı ya da Avrupa’ya gidip demokratik ve siyasi bir mücadele yürütecekti. Ancak bu komploya birçok uluslararası ve bölgesel güç katıldı. ABD, İngiltere ve İsrail, Önder Abdullah  Öcalan’ın ziyaret ettiği ülkelere baskı yapmak için her türlü yöntemi denedi.

Önder Abdullah Öcalan, 9 Ekim komplosuna ilişkin daha önce şunları söylemişti: "9 Ekim 1998’den 15 Şubat 1999’a kadarki dört aylık süreç müthiş geçmişti. Dünya hegemonu ABD dışında hiçbir güç bu süreçte bu dört aylık operasyonu düzenleyemezdi. Türk özel savaş güçlerinin (Bu güçlerin başkanı General Engin Alan’mış) bu süreçteki rolü sadece beni uçakla İmralı’ya, o da kontrollü olarak taşımaktı. Süreç kesinlikle NATO tarihinin en önemli operasyonunun gerçekleştirildiği bir süreçti. Bu o kadar açıktı ki, gidilen yerlerde hiç kimse aykırı bir tavır sergileyemiyordu. Sergileyenler anında etkisizleştiriliyordu. Büyük Rusya bile çok açık bir biçimde etkisizleştirilmişti. Yunanlıların tavrı zaten her şeyi açıklamaya yetiyordu. Roma’da kaldığım evin içinde ve dışında alınan güvenlik tedbirleri durumu oldukça açıklayıcıydı. Tutsaklığa özgü olağanüstü tedbirler almışlardı. Dışarıya adım bile attırmadılar. Özel güvenlik timleri odamın kapısına kadar her yeri yirmi dört saat kontrol altında tutuyorlardı. D’Alema Hükümeti sol demokrat bir hükümetti. D’Alema tecrübesizdi, kendisi yalnız başına karar alamadı. Tüm Avrupa’yı dolaştı. İngiltere ona kendi öz kararını alması gerektiğini belirtti; kendisine pek dayanışma göstermedi. Brüksel’in tavrı net değildi. Sonuçta yargıya havale edildik. Bu tavırda Gladio’nun etkisini görmemek mümkün değildi. Zaten İtalya Gladio’nun en güçlü olduğu ülkelerden biriydi. Berlusconi tüm gücünü harekete geçirmişti. Kendisi Gladio’nun adamıydı. İtalya’nın beni kaldıramayacağını bildiğim için ayrılmak zorunda kalmıştım. Tabii Türkiye bunun karşılığında ABD ve İsrail’in en güvenilir ama en uydu ülkesi haline getirilmişti. Çılgınca küreselleştiği iddia edilen süreç aslında Türkiye’nin küresel finans kapitalizmine peşkeş çekilmesi öyküsünden başka bir şey değildi.”

KOMPLODAN SONRA NELER OLDU?

Komplo aynı zamanda Ortadoğu ve dünya genelinde gerçekleşti. Dünyayı kontrol etme mücadelesi sürüyordu. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra çatışmalar ve krizler ortaya çıktı. ABD, coğrafi ve stratejik olarak bu hedeflere ulaşmaya uygun bir konumdaydı ve “Yeni Ortadoğu”yu yaratmak, bölgedeki çıkarlarını korumak için Türkiye’yi kendi tarafına çekmek istiyordu.

Önder Abdullah Öcalan’a yönelik uluslararası komplo, tüm Ortadoğu halklarına karşıydı ve ABD’nin başını çektiği Batılı ülkelerin bölgeye yerleşmesinin başlangıcını oluşturdu. Önder Abdullah Öcalan’ın esir alınması ardından ABD, 2003’te Irak’ı işgal etti, Ortadoğu’da birçok askeri üs kurdu. 2004'te ise Suriye’yi İskenderun'u işgalci Türk devletine teslim etmeye zorladı. Bu gelişmelerin ardından 2010'da Arap Baharı başladı.

Önder Abdullah Öcalan, Ortadoğu’da ulus-devlet politikalarının toplumsal sorunlara çözüm olamayacağını belirtti. Aksine, ulus-devlet yapıları var olan sorunları daha da derinleştiriyor ve hem devletler hem de toplumlar arasında çatışmaları artırıyordu.

Bölgedeki siyasi sistemler, iktidarlarını sürdürmek adına yolsuzluklara ve koalisyonlara başvurdu. Bölünme ve çatışma kimsenin umurunda değildi. ABD'nin işgalinden sonra Irak, mezhep temelli bölündü ve bu çatışmalar bugün bile sona ermedi. Savaşlar ve İran ile Türkiye gibi bölgesel güçlerin yanlış politikaları sonucu DAIŞ gibi terör örgütleri ortaya çıktı.

Önder Abdullah Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasından bu yana ülkede barışçıl bir ortam hiç oluşmadı. Bölge sürekli değişim ve çatışma içindeydi. Suriye rejimi, Türkiye ile askeri ve güvenlik anlaşmaları yaptı ancak ulusal güçlerle, özellikle Kürtlerle hiçbir anlaşma yapmayı kabul etmedi. Hafız Esad’ın ölümünden sonra Beşar Esad’ın mezhepçi politikaları ülkede dini ve mezhepsel krizlere yol açtı. Bu politikalar, Türkiye’nin Suriye topraklarına kendini dayatma fırsatı tanıdı. Arap Baharı ile birlikte işgalci Türk devleti, Suriye’ye destek adı altında birçok bölgeyi işgal etti.

SAVAŞ HALA DEVAM EDİYOR

Sonuç olarak, bölgede devam eden savaş ve krizler iki cephede yaşanıyor. Birinci cephe, hegemonik ve ırkçı müdahalelere karşı çıkıp diyalog ve özgürleşmeyi teşvik etmek isteyenlerdir. Bu cephe, Önder Abdullah Öcalan ve onun fikirlerini destekleyen pek çok aydın ve halktan oluşuyor. İkinci cephe ise, dünyaya hegemonyasını dayatmak isteyen kapitalist sistemden oluşuyor. Bu savaşı Batılı ülkeler ile Rusya arasında Ukrayna’da gördük. Türkiye ve diğer bölgesel güçlerin Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşı kendi çıkarları için nasıl kullandıklarına da tanık olduk. Aynı şekilde, Gazze ve Güney Lübnan’daki savaşlar da mezhepçilik ve dinci çatışmaları körükledi.

Önder Abdullah Öcalan, savaşlar ve çatışmalar olmasaydı Arap devletlerinin bugün Japonya’dan on kat daha iyi durumda olacağını belirtmişti. En önemli sonuçlardan biri de ulus-devlet sisteminin toplumsal sorunlara çözüm üretmemesidir. Bu sistem, toplumlar arasındaki çatışmaları körükleyen bir araç haline geldi.

Suriye’de 2011’den itibaren siyasi, askeri, güvenlik ve toplumsal açıdan zorlu süreçler yaşandı. Dincilik, ırkçılık ve milliyetçilik gelişti; terör örgütleri bölgede güç kazandı. Bölgesel ve uluslararası savaşlar yoğunlaştı ve durumun kontrol edilmesi zorlaştı.

Ancak Kuzey ve Doğu Suriye’de halk, Önder Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus felsefesini hayata geçirdi. Bölge halkı “Üçüncü Yol” çizgisine bağlı kalarak din ve milliyetçi savaşlardan kaçındı. Bu sayede terör örgütleri yenilgiye uğratıldı ve tüm etnik grupların temsilcileri demokratik sivil kurumlarda yer aldı. Bu da yalnızca Önder Abdullah Öcalan’ın fikirlerinin ve felsefesinin halkların taleplerine cevap verebileceğini gösterdi.

(ma)

ANHA