‘Liberal Demokrasi’ sözcüleri faşizme diz çöktü-Mehmet Emin MUTLU

İspanya’nın başkenti Madrid’de düzenlenen NATO zirvesi dün başladı. 30 Haziran’a kadar sürmesi beklenen zirveye NATO üyesi devlet başkanlarının çoğu katıldı. Öte yandan NATO üyesi olmayan bazı devletler de ilk defa toplantıya davet edildi. Özellikle İsveç ve Finlandiya, Ukrayna-Rusya savaşının ardından aday ülke olarak soluğu NATO kapısında aldı.

Öncelikli olarak NATO güvenliği için birçok konuda karar alınması ve açıklama yapılması bekleniyordu. Rusya ve Çin’e karşı bazı kararların alınması bekleniyordu. Fakat NATO Genel Sekreteri’nin toplantıdan önceki açıklamasından Çin’in düşman olarak görülmediği, sadece Rusya’yı Ukrayna’ya dönük savaşından dolayı kınamadığı için rahatsız olunduğu anlaşıldı. Rusya için ‘tehlikeli güç’ kararının verilmesi bekleniyordu fakat önceki toplantılarda bu tanım yumuşatıldı. Rusya’ya dönük bu tanım ve ‘plan’ daha da sertleşebilir. Aynı şekilde Ukrayna’ya açık bir şekilde destek verilebilir ve NATO üyesi her devlet bu konuda pratik adım atabilir. İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler de gündeme alınabilir fakat sert kararların alınması beklenmiyor.

Toplantının ilk gününde dikkat çeken konu NATO Genel Sekreteri’nin emriyle Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın bir araya getirilmesi, aralarında anlaşma yapılmasıydı. Zaten toplantının ilk gününde Stoltenberg, Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında dörtlü görüşme yapılacağı açıklandı. İlk toplantının ardından Türkiye’nin resmi ajansları üç devlet arasında anlaşma yapıldığını duyurdu.

Erdoğan’ın isteği, ‘istediğimiz şeyi aldık’ yönünde haberler yaymaktı. Bu konu ardından dünyanın gündemine girdi. Gerçek olan ise anlaşmanın İsveç ve Finlandiya tarafından yalanlamamasıydı.

Aktarılan bilgiye göre, anlaşmada bütün tarafların PKK, PYD ve YPG’yi terör örgütü olarak kabul edecek, örgütlerin Finlandiya ve İsveç’teki bütün çalışmalarının durdurulacak, soruşturmalar açılacak, Türkiye’ye dönük propaganda yürüten örgütler engellenecek ve üyeleri Türkiye’ye teslim edilecek (Finlandiya örgüt üyelerinin teslim edileceğini doğrulamadı.) Dahası devletler arasındaki silah ambargosu kaldırılacak, kalıcı bir istihbarat ve “güvenlik” mekanizması kurulacak. Aynı zamanda NATO ve Avrupa’nın güvenliği çerçevesinde taraflar birlikte hareket edecek.

Üzerinde anlaşılan anlaşma ve noktalar ne anlama geliyor? Anlaşmanın maddelerinde de anlaşılacağı gibi, bütün mesele Kürdistan Özgürlük Hareketi, Kürt halkı ve doğal bir şekilde Ortadoğu’da gelişen özgürlük ve demokrasi çizgisidir. İşgalci Türk devletinin soykırımcı politikaları ve saldırıları bilinen bir gerçek. Varlığını Kürtleri soykırımdan geçirmekte görüyor. Bu yüzden dünyanın herhangi bir yerindeki Kürt kazanımlarını yok etmek istiyor. İşgalci devletin soykırım politikalarına destek veren ise NATO’dur. Net tutumu ve attığı pratik adımlardan bu durum anlaşılıyor. Fakat kendilerini özgürlük ve demokrasini temsilcisi olarak gören ülkelerin bu tutumunun yorumlanmaya ihtiyacı var.

 İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada iki farklı ideoloji ortaya çıktı. Birincisi, reel sosyalizm sistemidir. Bu sisteme Sovyet Rusya öncülük ediyordu ve birçok ülke etrafında toplamıştı. İkincisi, bugün NATO kapsamında bir araya gelen ülkeler, kapitalist bir sistemi savunuyor. Özellikle bu çizgide bulunanlardan bazıları kendilerini farklı tanımlamak insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda bazı standartları ortaya koymak istedi. Ama bu söylemlerin hepsi dil ve biçimle ilgiliydi. Sosyalizmin temel sloganları olan bu ilkeler, bu çizgi yoluyla içi boşaltılıyordu. Güya dünya savaşına ve çatışmalara, hatta NATO’nun sert tutumuna bile karşıydılar. Zaman zaman bu eylemler “faşizm” olarak da adlandırılıyordu. Ancak sosyalizmin sloganlarının içeriğinin yumuşatılarak ve içi boşaltılarak kapitalizme bir kılıf uyduruyorlardı. Böylece kendilerine bir isim buldular ve herkesin de kabul ettiği “liberal demokrasi” dediler. Bu hattın temsilciliği bugün konuşmalarımıza konu olan Finlandiya ve İsveç gibi İskandinav ülkeleri tarafından yapılıyordu.

Yaratılan bu küresel sistem, Kürtler için yok sayılmaktan başka bir şey ifade etmiyordu. Zaten yeni dünyada Kürtlerin yeri yoktu. Ancak Kürdistan Özgürlük Hareketi büyüyüp, aktif hale gelince, NATO, Almanya benzeri devletlerin eliyle doğrudan müdahale ederek, savaş ilan etti. Bugüne kadar da Türkiye’nin soykırım saldırılarına destek vermeye devam ediyor. Ama bu doğrudan müdahaleler başarısız olunca her seferki gibi “liberal demokrasi” devreye girdi. Bazı Avrupa devletleri, Kürtlerin bireysel haklarını tanıdı; Kürt toplumu, kültürü, ülkesi ve varlığı bunların içinde yoktu. Ama Kürtlerin bazı bireysel hakları vardı, bu ülkelerde aydın olabiliyorlardı, kitap yazabiliyorlardı, şarkı söyleyebiliyorlardı, gazetecilik yapabiliyorlardı, ancak silahlı mücadele ve ülke lazım değildi. Bir düzeye kadar başarılı da oldular, birçok Kürt aktivisti bu ülkelerde toplayarak, “PKK teröristtir, silaha hayır, kalem kullansın” sözlerini söylettiler.

 Ama Kürt toplumu katledildiğinde, bu çevreler şiirler ve kitaplar yazıyordu. Kürdistan Özgürlük Hareketi, kendisine dönük yürütülen bütün saldırı ve komplolara karşı savaşıp Kürdistan’da bir denge oluşturduktan sonra, “liberal demokrasi” temsilcilerinin iddia ettiği şeyleri kendi toplumuna hizmet etmesi için kullanmak istedi. Bu ülkelerde, “liberal demokrasi” standartlarına göre bunu reddetmediler, çünkü o zaman varlıklarını inkar etmiş olacaklardı. Ama her şeyin bir sınırı vardı, mesela bütün Kürtlere kapılarını açan bu devletler, konu Önder Apo olunca hepsi birlikte kapılarını bir anda kapattı. Kürtlere yazma, yayın yapma vb. imkanları veriyoruz diyen ülkeler, bugüne kadar birçok Kürtçe yayın yapan Kürt kanallarını yasalarını ve ilkelerini çiğneyerek kapattılar.

Türkiye ile yaptıkları anlaşmalarla bu ülkeler, ne kadar ölçüsüz olduklarını, temsilciliğini ve sözcülüğünü yaptıkları çizginin neyi temsil ettiği meydana çıktı. Yaptıkları anlaşma ile bir kez daha Kürtlerin örgütlenmesi ve toplumsallaşması engellenecek, temsilcileri Türkiye’ye teslim edilecek, iletişimleri kesilecek ve Türkiye’ye satacakları silahlarla Kürtler katledilecek. Hani bu ülkeler özgürlükçüydü, insan haklarını savunuyorlardı, Kürtlerin dostuydu, nerede demokratlık, hangi faşizme karşıydılar? Bir iki tehditle faşizme karşı nasıl diz çöküp teslim olduklarını bütün dünya gördü.

ANHA