Çöktürme Planı İçinde KDP’nin Rolü-AHMET BİRSİN

AHMET BİRSİN

Eylül ayında planlanıp, 30 Ekim 2014’te MGK’da onaylanan ‘Çöktürme Planı’ 24 Temmuz 2015’te Kürt kazanımlarına karşı Güney Kürdistan’da Özgürlük Hareketine yapılan kapsamlı hava saldırısıyla başlatıldı.  Halen yürürlükte olan plan, AKP-MHP faşizmini çöktürme aşamasına getirdi. Siyasi, askeri, ekonomik verilerin tümü bunun söylemektedir. Seçim barajının %7 indirilmesi Bahçeliyi kurtaramayacağı gibi, Erdoğan’ın tekrardan başkan olması ise neredeyse imkansız. Türkiye’nin tüm gücü ve enerjisi Özgürlük Hareketini tasfiyesine yatırıldı. Sonuçta 6 yıldır aralıksız bir biçimde sürdürülen saldırı, AKP-MHP faşizmini içte ve dışta çöküş aşamasına getirdi. Tam da bu nokta AKP-MHP faşizminin imdadına KDP’e yetişti. Güney Kürdistan’ı AKP-MHP faşizminin işgaline açık hale getirdi. Bu da Güney Kürdistan’ın tehlikeli bir maceraya sürülmesinin önünü açtı. KDP, Türkiye’nin Güney Kürdistan’ı işgal etmesine karşı durabilir miydi. Elbette durabilirdi. Uluslararası konjonktür buna uygundu. O halde işgale neden izin verdi? ‘Çöktürme Planı’ içinde KDP’ye verilen rol neydi? KDP bu rolden nasıl bir çıkar elde etmeyi amaçladı? Tüm bu sorular cevaplanmaya muhtaç?                

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, total alanda Güney Kürdistan, Şengal, Rojava, Kuzey ve Doğu Kürdistan başta olmak üzere Kürtlerin bulundukları her yerde yarattıkları siyasi, askeri kazanımlarla dünya gündemine oturmuş durumda.  Bu, Kürtlere birinci ve ikinci dünya savaşında biçilen statünün tartışılmasını, mevcut sömürge statüsüyle artık Kürtlerin idare edilemeyeceğini, Ortadoğu’da Kürtsüz bir çözüm olamayacağını günümüzde çok fazlasıyla açığa çıkarmış durumda. Bu durumu uluslararası güçler çok istemeseler de ancak Kürt halkının Özgürlük Hareketi öncülüğünde verdiği mücadeleyi daha fazla engelleyebilme şansları kalmamıştır.

Bu noktada Kürt halkı demokratik ulusal birliklerini gerçekleştirdiğinde uluslararası güçlerin ehvenişer kabulleri meşru bir kabule dönüşmesini daha fazla zorlayacaktır. Kaldı ki 3 dünya savaşı koşullarında bunun gerçekleşebilme şansı çok daha fazladır. Güney Kürdistan’ın, Rojava’nın, Şengal’in artık eski statüyle yönetilmeleri Kürt halkı tarafından da kabul edilemez bir durumdur. Bunun yasal bir statüye kavuşturulması Kürt halkında en temel bilinç ve yaklaşım haline gelmiştir. Aynı şekilde Kuzey Kürdistan’da da her ne kadar faşizm koşulları olsa da siyasi kulvarda HDP-BDP öncülüğünde yürütülen mücadele de aynı talep ve istemleri dile getirmektedir. Doğu Kürdistan’da PJAK öncülüğünde verdiği siyasi ve askeri mücadelede dile gelen talepler Kürdistan’ın diğer parçalarından farklı değildir. Sömürgecilik ve onun yarattığı her türden sömürü, katliam ve en temel varoluş haklarının elinden alınmasına karşı yüksek bir itiraz ve çeşitli biçimlerde sürdürülen isyan var. 

Kürtler, Özgürlük Hareketinin dört parça Kürdistan’da verdiği mücadeleyle bugün dünya da tanınır ve kabul edilirlik pozisyonu yakalamıştır. Kürtlere biçilen statünün uluslararası alanda tartışılır olmasını engellemek, Kürt düşmanı olan AKP-MHP için elbette anlaşılırdır. Ne Kürtlerin uluslararası alanda kabul edilebilirliğini hazmedebilirler ve ne de Kürtlerin bir araya gelip demokratik ulusal bir güç haline gelmesini isterler. O nedenle KDP ile PKK’nin çatışması Türk devleti için bulunmaz bir imkandır. Türk devleti zaten Kürtlerin bir araya gelmesinden çok, çatışmasından yanadır. Bir halkın, ulusun parçalanmışlığı sömürge statüsünün devamı için en temel nedendir. Önce parçalarlar, sonra teker teker yutarlar. Sömürgecilik bunun olmasını isteyebilir, planlayabilir gerçekleşmesi için varını yokunu ortaya koyabilir. Çünkü sömürgeci iktidarların yaşaması için hayati bir meseledir.

Ama bilerek ve isteyerek KDP’nin Türk devletinin bu kirli emellerine hizmet etmesi ne parti çıkarlarıyla ne aile çıkarlarıyla ne de Kürt halkının çıkarlarıyla izah edilemez. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın tutarsız bir durum ortaya çıkmaktadır. PKK’nin ya da YNK’nin veya diğer Kürt örgütlerinin zayıflığı KDP’de güç değil, güçsüzlük yaratır. Sonuçta kendisi de yem olmaktan kurtulamaz. Kürt tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Türk devletinin Güney Kürdistan’da gerçekleştirdiği bombardımanlar sonucu onlarca sivil halk katledildi. Bağı bahçesi, hayvanı talan ve telef edildi. Tüm doğası tahrip edildi. İnsanlar köylerini boşaltmak zorunda kaldı. Bölgede gerillaya karşı artık açıktan kimyasal silah kullanılmaktadır. Daha da sayılabilecek onlarca savaş suçu işlenmekte. Bırakalım Kürt olmayı, insan olarak, o bölgede egemenlik iddiasında bulunan bir parti ve örgüt hiç mi itiraz etmez, Türkiye’ye sesini yükseltmez? Ancak şu ana kadar KDP’den ya da bölge hükümetinden bu konuda hiçbir itiraz olmadığı gibi yapılanları haklı çıkaran, işgali meşrulaştıran bir duruş ve söyleme sahip. Bu yaklaşımlar analiz edildiğinde KDP’nin doğrudan ‘Çöktürme Planı’ içinde olduğunu göstermektedir. Öylesine bir düşmanlık ki, Kürdün işbirlikçisini bile hiçbir şekilde kabul etmeyen hükümet ortağı MHP gibi azılı bir Kürt düşmanıyla aynı karede olmaktan utanılmamaktadır.

Bu yönüyle KDP’nin Türk sömürgeciliğine can simidi olması 3. dünya savaşının merkezi haline gelen Kürdistan’da ciddi riskleri ve tehlikeleri bağrında yaşayan bir süreci beraberinde getirmektedir. Türk ordu güçlerine istihbarat, lojistik desteğinden, fiili olarak gerilla alanlarına üstlenme, çatışma ve pusu kurmaya, gerillaları şehit etmeye kadar varan bir pratik içine giren KDP artık açıktan taraf olma durumuna girmiş demektir. Böylesi bir taraf olma durumu Kürt halkının geliştirmek istediği özgürleşme statüsünü de ciddi riske sokmaktadır. Aynı şekilde bölge dengelerini zorlamaktadır. Nihayetinde KDP’nin Türkiye’yi bu kadar Güney’e dahil etmesi, beraberinde İran’ın da Güney Kürdistan’a daha fazla dahil olmasını getirmiştir. Hatta Fransa ve Türkiye’nin bu alanda çatışmasına açık alan yaratmaktadır. Güney’in bu kadar çatışma alanı haline gelmesi tamamen KDP politikalarının bir sonucudur.

Dikkat edilirse, 8 Eylül’de İran KDP destekli İKDP, KDP-İ, Komele örgütlerine yönelik Sidekan başta olmak üzere birçok bölgeye karadan ve havadan operasyon başlattı. Ondan önce de Ağustos ayında. İKDP Merkez Komite üyesi Musa Babekhani Hewler’de katledilmişti. Bu gelişmelerden önce ve sonra da KDP ve İran yetkilileri görüşmüştü. En son Irak başbakanı Kazimi ve Reisi’nin Tahran’da yapılan görüşmesinde bu konu yine gündeme gelmişti. İran, KDP’den bu örgütleri bu alanlardan çıkarmasını istemektedir. KDP’nin İran ile anlaşma yaptığı da söylenmektedir. KDP İran ile yaptığı görüşmede bu istemin kabul edilip edilmediğini bilmesek de nihayetinde Türk devletiyle Kürtlük karşıtı bu kadar ilişki geliştirilmesi beraberinde İran’ın da aynı taleple ortaya çıkmasını getirmiştir. Oysa doğru olan Kürdistan’da hiç kimse sömürgeciliğe karşı mücadele eden bir örgütü ‘burası benim’ diyerek çıkarma hakkına sahip olmamasıdır. Bir güç Kürdistan’da kalacaksa bunun kıstası sömürgecilikle mücadele olmalıdır, ihanet ve işbirliği değil.

Gelinen aşamada KDP’nin Türkiye ile geliştirdiği ihanet ve işbirliği ilişkisini ya İran ile de geliştirecek ya da bütünlüklü olarak sömürgecilere karşı durmak zorunda kalacaktır. Mevcut durumda KDP’nin bu güçlere karşı siyasi ve askeri olarak karşı durabilecek gücü yoktur. Dolayısıyla demokratik ulusal birlik temelinde Ulusal Kongreye gitmesi en doğrusudur. Bu tutum tüm Kürtlerin kazanımları açısından vazgeçilmezdir. Bunu yapamazsa bile asgari olarak tüm Kürt örgütleriyle sömürgecilerin saldırılarına karşı Kürtlerin kazanımlarını korumak için ortak bir siyaset ve duruş uzlaşısına gitmedir. Hayır hem İran ve hem de Türkiye ile işbirliği temelinde Kürt örgütlerine yönelik operasyona destek sunar, ihanet çizgisine devam ederse bu sadece KDP’ye kaybettirmez, tüm Kürtlere kaybettirir. Elbette Kürt örgütleri KDP’siz de bir araya gelip ulusal birliklerini geliştirebilirler. İşgale karşı dün olduğu gibi bugün de direnirler. Ancak İran ve Türkiye’nin Güney Kürdistan’da güçlenmesi demek KDP’nin yararına değil, zararına ve hatta bitmesine zemin sunar.

Dolayısıyla KDP, “Türkiye’ye dayanarak güç olacağım, Güney Kürdistan’da hanedanlığımı koruyacağım” diye düşünüyorsa yanılıyor. Bugüne kadar Güney Kürdistan’ı zaten öyle yönetti.  PKK gibi, YNK, Goran ve daha birçok Kürt örgütünü geçmişte olduğu gibi bugünde etkisiz kılmak için sömürgeciliğe dayanarak başarabileceğini sanmaktadır. Hatta AKP-MHP faşizmiyle böyle bir anlaşma yaptıkları da bilinmektedir. Zaten Güney Kürdistan’da yürütülen birçok anlaşma KDP tarafından gizli bir biçimde yürütülmekte, bu görüşmelere Güney Kürdistanlı partiler katılamamaktadır. Güney Kürdistan meclisini şekli ve tamamen kendi çıkarları için kullanmaktadır. Halk egemenliği yerine, KDP egemenliği esas alınmaktadır. Hatırlanırsa Goran hareketine mensup Güney Kürdistan Parlamento başkanı Yusuf Muhammed uzun bir süre meclis başkanı olarak bırakalım parlamentoya gelmesi, Hewler”e bile girmesine KDP tarafından izin verilmemiştir. KDP’nin PKK’yi etkisizleştirerek ardından YNK ve Goran’ı hedef alacağını artık bilmeyen yok.

Bu yönüyle bugün Türk devleti eliyle PKK’ye yapılan saldırılar esasında tüm Kürt güçlerini hedeflemektedir. Türk devleti aslında KDP eliyle Güney’i işgal etmektedir. Karşılığında ise daha fazla Barzani ailesine sunulan ekonomik çıkardır. Dikkatli incelenirse daha şimdiden askeri olarak Türk üslerinin varlığı, ekonomik olarak Güney’de giderek bir güç haline gelmesi, alandaki istihbarat (MİT) çalışmasıyla kendisine taban oluşturması, Güney Kürdistan kurumlarında siyasi kadro devşirmesi, KDP siyasi ve askeri gücü içinde eleman oluşturması boşuna değildir. Bu süreç tamamlandığında KDP’ye de yaşam hakkı tanınmayacaktır.

Bu anlamda AKP-MHP faşizminin KDP’yi bu kadar öne çıkarması KDP’yi çok sevmesinden ya da Kürtleri kabul etmesinden kaynaklı değildir. Birinci nedeni elbette PKK’nin önünü kesmek istemesidir. İkinci olarak, PKK ve KDP’yi çatıştırarak iki gücü de zayıf bırakması ve KDP’yi sürekli kendisine bağlı tutmasıdır. Üçüncü olarak, Kürtleri KDP üzerinden kontrol etmek istemesidir. Böylece Kürtlüğe dair içte ve dışta oluşabilecek her türlü olumlu gelişmenin önünü almaktır. KDP ile nasıl Güney Kürdistan’ı etkisinde tutmak istiyorsa aynı şekilde ENKS ile de Rojava devrimini tasfiye etmek, iç çelişki yaratmak, olası olumlu gelişmelerin önünü almak gibi sayabileceğimiz birçok yönüyle müdahale etmektedir. Dördüncü olarak, KDP eliyle Güney Kürdistan’a askeri, siyasi, ekonomik olarak yerleşmesi, böylece Misakı Milli sınırları içinde gösterdiği Kerkük ve Musul’a yönelmenin zeminini oluşturma, Irak’ta olası gelişmelerde söz sahibi olmaktır.

Dolayısıyla KDP’nin bir an önce Türkiye ile ihanet çizgisinde yürüyen işbirliğini terk etmesi tüm Kürt ulusunun çıkarları açısından bir zorunluluktur. Hatta bölge halklarının çıkarları açısından da bir zorunluluktur. Bunu sürdürmek tarihi bir hata olur. Bu hatayı sürdürmenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Kaldı ki yoktur da. PKK dahil tüm Kürt partileri sorunları kendi aralarında çözecek yaklaşım ve politikaya sahip olduklarını defalarca açıkladılar. Buna gelmeyen ısrarla sömürgeci güçlerle ihanet derekesinde işbirliğini sürdüren KDP olmuştur. KDP bu tutumuyla bırakalım Güney Kürdistan halkının demokratik, özgürlük sorunlarını çözmeye, ekonomik sorunlarını dahi çözemez, zaten çözememektedir de.

Sonuç olarak Güney Kürdistan halkının kaderi KDP terk edilemeyecek kadar değerlidir. Bu nedenle tüm Kürt partileri KDP’nin geliştirdiği bu sürece dur demekle mükelleftirler. Kimse bu sorumluluktan kaçmamalıdır. Sanki sorun sadece PKK’nin sorunuymuş gibi ele almakta büyük bir vicdansızlıktır.  

Bunun için başta bütün Kürt partileri tüm imkanlarını kullanarak harekete geçmeleri Kürdistan’ın geleceği açısından elzemdir. Kürt halkı ayağa kalkmalı KDP’nin bu politikasını kabul etmeyeceğini Türkiye ve İran’ın her türden işgal amaçlı operasyonlarının önünde serhildanlarıyla barikat olması güvenliği açısından oldukça önemlidir. Aynı şekilde bölge halkları ve dostları işgal ve soykırım karşısında seslerini her zamankinden daha fazla yükseltmeleri sömürgeciliğin, ihanet ve işbirlikçiliğin bitişi demektir.

ANHA