Irak ve Güney krizinin nedenleri ve olası gelişmeler

Irak ve Güney krizinin nedenleri ve olası gelişmeler
20 Jul, 2018   05:05

HALİT ERMİŞ

Irak ve Güney Kürdistan’da siyasi ve toplumsal karışıklık her geçen gün daha da çıkmaza giriyor. Önceleri DAİŞ üzerinden dillendirilen çıkmazlar, şimdilerde ise, seçimlerde hile yapıldığı itirazlarından kaynaklı yaşanan siyasi belirsizlikle devam ediyor. Bir yandan oylar yeniden sayılmaya devam ederken, diğer yandan ülkenin birçok yerine yayılan kitlesel protestolar devam ediyor. Oy sayımlarından sonra hükümetin nasıl kurulacağı, halkın gelişen talep ve tepkilerini nasıl karşılanacağı ise tam bir muamma.

Aynı durum Irak merkezi hükümetine bağlı Federe Kürdistan Bölgesi için de geçerli. Federal bölge hem kendi içinde hem de Bağdat’la kavgalı. İşin özü iki tarafta da en azından yakın süreçte bir ışık görünmüyor.

Aslında bu durum son birkaç yıldır uygulanan politikalarla direkt ilişkili. O halde bugün Irak ve Güney Kürdistan’da yaşananlara bakmak için yakın geçmişe kısa bir göz atmakta fayda var.

DAİŞ saldırılarıyla Irak beklenmedik bir iç bunalım sürecine girdi. Bir kaç ay içerisinde ülkenin en büyük kentleri DAİŞ tarafından işgal edildi. Saldırılar kendisiyle birlikte katliam ve iç göç getirdi.

Sonrası Ebadi hükümetinin DAİŞ’e karşı mücadelesiyle geçti. Tümden olmasa da 2016-17 arasında DAİŞ neredeyse tümden tasfiye aşamasına getirildi.

Ancak ülkeyi DAİŞ işgalinden kurtarmaya çalışan Ebadi hükümeti, sözünü verdiği reformları bir kenara bıraktı. Hal böyle olunca 2016-17’de kitlesel halk gösterileri giderek ülke geneline yayılmaya başladı.

Son seçimlerden birinci parti olarak çıkan Sadr hareketi, halkın talep ve protestolarına sonuna kadar destek verdi. Sonuçta gösteriler öyle bir raddeye vardı ki, Bağdat Yeşil Bölge’de bulunan parlamento binası isyancılar tarafından basılarak bazı vekiller saatlerce içeride rehin tutuldu.

Siyasi ve ekonomik reform talepleri

Protestolar kanlı çatışmalara dönüşmese de devam etti. Bu protestolar öyle yerel, lokal düzeyde birkaç yüz kişinin geliştirdiği başı boş isyanlar da değildi. Özellikle Bağdat merkezli gelişen tepkiler on binleri, yüz binleri bir araya getiren, oldukça koordineli, organize yapılmış isyanlardı.

Temel talep gerekli demokratikleşmelerin yapılarak, ekonomik reformların bir an önce hayata geçirilmesi, şeklinde ifade ediliyordu.

Ebadi hükümeti her seferinde DAİŞ’i gerekçe gösterse de isyanlar durmadı. Gelişen halk isyanları 2018’de gerçekleşecek hükümet seçimlerinde ortaya çıkacak olası sonuçların sinyallerini veriyordu.

TC Başika’yı işgal ediyor

Ebadi hükümetinin işi oldukça zordu. Bir yandan DAİŞ saldırıları, bir yandan da Irak üzerinden bilek güreşi yürüten ABD-İran çekişmesi. Bunlara ek olarak, DAİŞ’in Musul işgalini kendisine gerekçe yapıp Başika’ya çıkarma yapan Türk devleti. Ebadi hükümeti zaman zaman bu durumu ‘kabul edilmez bir işgal durumu olarak’ nitelendirse de, bağımsız bir devlet olarak işgale karşı bir savaş başlatacak güçte değildi. Türkiye ve Irak, Başika sorunundan dolayı karşılıklı sert açıklamalar yapsalar da durum bir şekilde idare ediliyordu.

Bağdat bütçeyi kesti, Güney’de ekonomik kriz baş gösterdi

Ancak bu dönemde Ebadi’yi en çok kızdıran, KDP’nin, Başika’yı işgal eden Türk devletiyle gelişen ilişkileriydi. KDP bir yandan Türk devletiyle kapsamlı ve uzun erimli petrol anlaşmaları yaparken, bir yanda da Bağdat hükümetini daha açıktan yok hükmünde sayıyordu. Ebadi hükümeti, KDP’in Türk devleti üzerinden kurduğu ticari anlaşmaları gerekçe göstererek, ülke ekonomisinden federal bölgeye verilen yıllık bütçeyi kesti. Ayrıca Ebadi, Türk devletinin Başika işgalinde KDP’nin de etkisi olduğunu düşünüyordu. 

Ancak en önemlisi, bütçenin kesilmesiyle birlikte Güney Kürdistan da, tıpkı Irak genelinde yaşanan krize sürüklendi. KDP’nin yürüttüğü siyaset, çevresine göre görece refah içinde olan Güney Kürdistan’da köklü bir ekonomik-toplumsal krize sürükledi.

Güney’de halk hükümeti protesto ediyor

Ekonomik krizin en fazla vurduğu kesim kuşkusuz memur kesimi oldu. Onun için 2015 yılı itibariyle memurların yerel hükümete karşı protesto gösterileri başladı.  Zira uzmanlara göre Güney Kürdistan’da bir ekonomik krizden söz etmek mümkün değildi. Bağdat yıllık bütçeyi kesmiş olsa da petrolden elde edilen gelir yıllık bütçeyi kat kat aşıyordu. Aslında Ebadi de aynı görüşteydi ve bunu çeşitli vesilelerle dillendirdi de.

Ancak arada geçen sürede Bağdat-Hewler arasında yaşanan kriz çözüme kavuşturulamadı. Bölgeden on binlerce insan ekonomik krizden kaynaklı yurt dışına kaçtı. Yüzlercesi açık denizlerde boğuldu, can verdi.

Ekonomik krize ek olarak siyasi kriz

2015 yılının Ağustos ayına gelindiğinde Güney Kürdistan’ı başka bir kriz bekliyordu. Bu kez krizin adı siyasiydi. Zira Ağustos’un 20’sinde Mesut Barzani’nin başkanlık süresi sona eriyordu ve yasalar gereği seçim yapılmadığı taktirde yetkilerini parlamento başkanına devri bir zorunluluktu.

Ancak zaman gelip çattığında ise, ne seçim yapıldı ne de Mesut Barzani yetkilerini devretti. KDP parlamento içinde uzlaşmayla Barzani’nin görev süresini uzatmak isterken, hükümetin diğer 4 ortağı buna yanaşmadı. Sorun hal yoluna giremeyince KDP parlamentoyu bloke etti.

Tarihler 12 Ekim 2015’i gösterdiğinde Goran Hareketi’ne bağlı parlamento başkanının bölge başkenti Hewler’e girişine izin verilmedi. Hemen ardından yine Goran Hareketi’nden 4 bakan parlamento dışına itildi.

Aslında yapılan bir siyasi darbeydi. Olmayan bir parlamento başkanına, bölge başkanının yetki devri de olamazdı. Bu durumda Mesut Barzani’nin fiili başkanlığına yasal kılıf uydurulmak istendi. Ancak bu, beklenen toplumsal ve siyasi kabulü görmeyince KDP, 2017 yılında bağımsızlık referandumunu gündeme taşıdı.

Referandum ve Kerkük’ün Bağdat tarafından geri alınması

Güney Kürdistan’da önce bir toplumsal algı oluşturuldu. Referandum bölge gerçeğinden ve somut konjonktürel koşullardan soyutlanarak toplumsal bir kabullenirliğe kavuşturuldu. Bu toplumsal kabullenirlik üzerinden sanal zafer peşinden koşan KDP’ye değişik çevrelerden, durumun tehlikesine ilişkin telkinler gelişse de bu telkinler umursanmadı.

KDP’nin bağımsızlık referandumu gündeme oturdukça, kavgalı olan Ankara-Bağdat ilişkileri normale dönmeye başladı.

İki taraf arasındaki ilişkilerin normale dönmesi bir yana, referanduma sayılı günlere kala bu ilişkiler öyle bir raddeye ulaştı ki, daha birkaç gün öncesine kadar birbirlerine ağza alınmayacak laflar eden hatta savaş pozisyonuna gelen Ankara-Bağdat, Kürtlere karşı ortak askeri tatbikatlar yapmaya başladı.

Ne var ki Mesut Barzani’nin fiili başkanlığı altındaki KDP hiç kimseyi dinlemeyerek 25 Eylül 2017’de referanduma gitti.

Aslında işlerin çığırından çıktığı gün tam da referandumun gerçekleştirildiği 25 Eylül oldu. KDP kendi zoruyla referandumu yapınca Bağdat, Kerkük’ün Kürtlerin denetiminden çıkarılması için düğmeye bastı. 2014 yılında DAİŞ’e karşı oluşturulan Şii Haşdi Şabi güçleri Irak ordusuyla birlikte Kerkük üzerine yürümeye başladı. Daha önce “Kerkük Kürtlerin Kudüs’üdür” diyenler, tek bir mermi dahi sıkmadan Kerkük’ü Bağdat’ta teslim etti.

(Bir dipnot olarak, Kerkük’ten çok önceleri Germiyan alanında, özellikle de Xurmatu merkezli ciddi çatışmalar yaşanmıştı.)

Referandum sonuçları sadece Kerkük’ün kaybedilmesiyle kalmadı. Sınır kapıları tek tek gitti. Hava limanları kapandı. Bölge ekonomik olarak ciddi bir çöküntüye uğrarken, Kerkük petrolleri üzerindeki hakimiyet bir anda kaybolup gitti.

Derken darbeyle hükümeti elinde tutan Mesut Barzani kaşla göz arasında işin faturasından kurtulmak için başkanlık görevini bıraktığını açıkladı. Ki zaten başkanlık koltuğunda korsan bir şekilde oturuyordu.

Ebadi gelişmelerin havasıyla seçimde zafer bekledi ama…

Güney Kürdistan’la bu durumu yaşamadan önce, Musul dahil Irak’ın neredeyse DAİŞ işgali altındaki tüm kentlerini geri almış olan Ebadi, bu havayla seçimlerden büyük bir zafer bekledi. Ancak olmadı. 12 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Ebadi hükümeti çoğunluğu kaybetti.

Aslında bu sonuçlar çok fazla da beklenmiyordu. Ancak önceki yıllarda gerekli reformlar yapılmadığı için büyük kitlesel gösterilerin arkasında yer alan Sadr hareketi bir anda seçimde zaferi yakaladı.

Ebadi hükümetinin iş başına gelmesi ABD’nin desteğiyle, İran tarafından desteklenen Maliki yönetimine karşı gerçekleşmişti. Diğer taraftan herkesin beklentisi ABD’nin bu seçimlerde yine Ebadi’yi yönetime getirmesiydi. Ancak öyle olmadı. Sadr bir anda seçimlerin galibi olarak ortaya çıktı. Sadr’ın Şii kimliğinden ve Ebadi hükümetine karşı gelişen kitlesel protestoları desteklediğinden birçok kesim ‘Sadr’ın zaferinin arkasında İran var’ yorumlarını yaptı.

Oysa gerçek olan Sadr’ın da arkasında ABD ve Suudiler olduğuydu. ABD, İran Şia’sını temsil eden ve İran tarafından desteklenen Maliki’ye karşı Irak Şia’sını temsil eden Sadr’ı, arkasındaki halk desteğini bilerek destekledi. 

Ancak seçimlerin hemen ardından itiraz sesleri yükselmeye başladı. Sonrasında yeni bir komisyon kurularak oylar bu kez elle sayılmaya başlandı. Oy sayma işlemi halen bitmiş değil. Dolayısıyla yeni sayımlardan sonra nelerin değişebileceği merak konusu.

Ancak bu süreç devam ederken Ebadi ile Sadr arasında hükümet kurma görüşmeleri de devam ediyor.

Görüşme yapan sadece Ebadi-Sadr ikilisi de değil. İran’ın desteklediği Maliki ile KDP arasında da benzer görüşmeler sürüyor.

Ne var ki Irak parlamentosunda temsili bulunan Kürt partilerinin blok olarak bir cephede yer alıp almayacakları ise halen soru işareti. Zira, Maliki kendisini desteklemesi karşılığında Mesut Barzani’ye Irak cumhurbaşkanlığını önerirken, YNK buna karşı çıkıyor. Öyle ki, daha önce YNK-KDP arasında yapılan anlaşma gereği federe bölge başkanlığı KDP’ye, Irak cumhurbaşkanlığı ise YNK’ye verilmiş durumda.

Irak cumhurbaşkanlığının Kürtlerde olması da yine Irak ile yapılan anlaşma uyarınca gerçekleşiyor. Bağdat’la yapılan anlaşmaya göre başbakanlık Şiilerde, parlamento başkanlığı Sünnilerde, cumhurbaşkanlığı ise Kürtlerde olacak. KDP-YNK ise kendi aralarında Irak cumhurbaşkanlığı ile federal bölge başkanlığı arasında bir anlaşmaya varmışlardı.

Onun için YNK mevcut durumda Irak cumhurbaşkanlığının kendi hakkı olduğunu savunuyor.

Bundan sonra iki tarafta ne olacak?

Irak seçim sonuçları yeniden sayılmaya başlanırken ülke genelinde halk protestoları yeniden baş gösterdi. Gösteriler Basra’dan, Necef, Kerbela, Zukkar, Babil, Hille, Misan, Nasiriye derken ülkenin birçok kentine dağılmış durumda.

Protestolar Ebadi hükümetinin gerekli reformları yapmamasına karşı gelişirken, Ebadi son dönemlerdeki protesto gösterilerinin haklı olduğunu açıkladı. Ancak, aynı Ebadi, geçtiğimiz yıllarda gelişen protesto gösterilerine rağmen ülke genelinde talep edilen reformları yapmadı. Buna karşı protestoların dozajını yükselten göstericiler, Maliki’nin partisine ait birçok binayı ateşe verdi. Yine aynı göstericiler eylemlerini daha örgütlü bir aşamaya taşırarak, “Irak Göstericiler Meclisi” adıyla bir oluşuma gittiler. Bu oluşum yayınladığı bildiride askeri yönetimin ülke yönetimine el koyarak, Mısır’dakine benzer bir yönetim kurmasını talep etti.

Gösterilerin arkasında şimdiye kadar bir dış gücün olup olmadığı yönünde bir açıklama yapılmasa da, gösterilerde İran’a yakınlığıyla bilinen Maliki’nin partisine ait binaların hedef alınarak yakılması oldukça dikkat çekici.

Türkiye’nin Irak’a dönük oyun planı ne?

Dikkat edelim, Türkiye Dicle suyunu keserek Irak’ı ciddi bir elektrik sıkıntısına sürükledi. Elektrik kesintisi yaşamın her alanını vurdu. Bu ciddi bir sorun.

Yine, Türk devletinin Misak-ı Milli’ye dayanarak Kerkük’ü kendi toprağı olarak göstermesi, bunun için Irak Türkmen Cephesi eliyle silahlı gruplar oluşturmaya başlaması bir başka önemli gelişme olarak öne çıkıyor. Türkiye bununla hangi oyun planını kuruyor?

Belli ki, bir yandan Kerkük merkezli Türkmenleri silahlandırmaya çalışan, bir yandan Güney Kürdistan’da işgal saldırılarını yoğunlaştıran, diğer taraftan da Irak’a giden Dicle suyunu kesmesi birbirlerinden ayrı ele alınamaz. Bilakis aynı oyun planının birer parçaları bunlar. Türk devleti ırak’ı, güney içten karıştırarak, hatta mümkünse birbirine de vurdurarak, misak-ı milli sınırlarında gördüğü Kerkük, Hewler, Süleymaniye’yi kendi topraklarına katma, buralarda da Türkmenleri iktidar gücü haline getirme peşinde.

Dolayısıyla Irak en kısa zamanda yeni hükümetin kurulmasıyla gerekli reformlara gitmez ve içte ve dışta gelişen saldırılara karşı kendi tedbirlerini almaz ise, daha büyük iç karışıklıklarla karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır.

Bir başka sorun Haşdi Şabi

Yeni hükümet kurulur ve gerekli reformlar için adım atılmaya başlanır ise, Haşdi Şabi’nin geleceği, statüsü ciddi bir sorun olarak gündeme gelecektir. Zira, Haşdi Şabi, Şii bir milis örgütlenmesi olarak DAİŞ’e karşı kurulmuş ve bu yapı içindeki en büyük grupların arkasında ise İran bulunuyor. Dolayısıyla İran ile ABD’nin Irak üzerinden yürüttükleri hakimiyet mücadelesi düşünüldüğünde, Haşdi Şabi’nin geleceği kaçınılmaz olarak yeni bir gerilimi de beraberinde getirecektir. 

Tartışmalı bölgeler ne olacak?

Dikkat edilirse Irak’ta sadece halk protestoları sorun olarak öne çıkmıyor. Statüsü netleştirilmemiş ve “tartışmalı bölgeler” olarak kayda geçen yerlerde, özellikle Germiyan hattında son dönemde çeşitli çete gruplarının saldırılarında ciddi artışlar yaşanmaya başladı.

Bu tartışmalı bölgeler sorununu çözmeyen bir Irak’ın kendi iç sorunlarını çözerek, iç bütünlüğünü ve barışını oluşturması mümkün değil. Irak açısından sözün kısası şu; Irak sadece Irak değil. Irak üzerinden hesap yapan birçok dünya ve bölge gücü mevcut. Ve sorun sadece kısmi reformlarla da aşılacak gibi değil. Irak’ın hem kendi içinde hem de Kürtlerle köklü olarak sorunlarını çözmesi gerekir. Kaldı ki yaşadığı sorunlar ve dış güçlerin Irak hesapları göz önüne alındığında, yeni dönemde Bağdat’ta iş başına gelecek hükümetin işinin hiç de kolay olmayacağı oldukça net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Güney Kürdistan nereye gidiyor?

Irak kendi iç sorunlarıyla boğuşa dursun, Güney Kürdistan’da da benzer iç gerilimler her geçen gün bölgeyi özellikle Türk devletinin hakimiyet alanına geçiriyor.

Güney Kürdistan ya iç sorun ve çekişmeleri bir kenara bırakıp ortak siyasi tutum sergileyecek ya da hem kendi iç sorunlarıyla enerjisini tüketerek, hem de Bağdat hükümetiyle derin çelişkilere girerek bir çatışmanın eşiğine gelecektir.

Ancak en önemlisi, Türk devletinin Güney Kürdistan’a yönelik işgal saldırılarıdır. KDP mevcut siyasetiyle, Irak’ın değil, Türkiye’nin bir federe bölgesi gibi hareket ederek, bölge topraklarını Türk devletinin işgaline açıyor. KDP-TC ortak düşman olarak da PKK’yi gösteriyorlar.

Oysa gerçek olan Türk devletinin Kürdistan’ı boydan boya işgal stratejisidir. Mevcut durumda YNK-Goran gibi Güney Kürdistan’ın önemli oluşumları bu işgale yatmış gibi görünmüyorlar. Ancak buna karşın TC-KDP’nin yoğun tazyiki var.

Eğer Kandil merkezli giderek Güney Kürdistan’ın her tarafına yayılacak TC işgali gelişirse geriye Kürdistan Federal Bölgesi gibi bir oluşumdan söz etmek artık mümkün olmayacak. Zira, Güney Kürdistan topraklarında bulunan TC askeri üsleri, bölgenin askeri işgal altında olduğunun açık kanıtıdır.

KDP Güney Kürdistan’ın tümünü TC işgaline açarsa büyük halk tepkisiyle karşılaşması muhtemeldir. Bu durum ya KDP’nin sonunu ya da, eğer Türk işgali sonuç alırsa Güney Kürdistan’ın sonunu getirecek ve Güney Kürdistan tümüyle TC işgaline girmiş olacaktır.

Ancak KDP, rotayı Türk devletinden yana kırmış durumda. Bir yandan halkın rahatsızlıklarını ve taleplerini görmezden gelirken, bir yandan da içte muhalefet olabilecek güçleri saf dışı etmeye çalışıyor.

Tevgera Azadi’nin seçim engeli tamamen bununla bağlantılıdır. KDP, hatta hükümet içinde yer alan diğer partiler de öyle, kendileri dışında Güney Kürdistan’da alternatif güçlü bir siyasi organizasyonu, partiyi hazmedemiyorlar. KDP’nin Tevgera Azadi’ye karşı tutumu daha baştan beri de baskıcı şekilde olsa da getirilen seçim engelinin Türk devletinden bağımsız ele alınması mümkün değildir. Mevlüt Çavuşoğlu’nun YNK, Goran gibi hareketlere dönük açıktan savurduğu tehditler düşünüldüğünde, Tevgera Azadi’ye dönük KDP ile kurdukları, kuracakları ortak politika gayet rahat tahmin edilebilir.

Yukarıda dile getirdiklerimizi alt alta topladığımızda, Güney Kürdistan açısından hiç de iç açıcı bir tablo ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte mevcut siyasetin takip edilmesi durumunda, uçuruma yuvarlanmak, Güney Kürdistan açısından hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

ANHA